Coğrafya Kaderdir, Gönül Coğrafyası da

Pazartesi, Eylül 21, 2026

Bir zamanlar olduğumuz yerlerde yaşayanların ya da tarihin bir dönemecinde karşılaştığımız insanların ve tabii ki onların vefalı torunların bizleri hiç unutmadığını fark etmemek mümkün değildir. Onları unutmadığımız gibi, onlar tarafından da unutulmadığımız aşikârdır. Demek ki ayrıldığımızda özlediğimiz ve özlendiğimizi de bildiğimiz yer gönül coğrafyamızdır.

Gönül coğrafyamız neresi? Bu tabir sadece soyut bir kavramdan mı ibaret yoksa akar su gibi, yeşeren dallar, sık ormanlar, yağmur yüklü rahmet bulutları gibi “işte bu” diyebileceğimiz kadar somut bir varlık alanı mı?

Bu soruya evvela herkesin gönülden takdir edeceği, basit bir cevapla karşılık vereceğiz: Çanakkale’ye, şehitlik makamına uzanıyoruz; o mübarek toraklarda şehit düşmüş insanlar hangi coğrafyalardan/ülkelerden gelmişlerse işte orası bizim gönül coğrafyamızdır; orada yatan her aziz şehit o mübarek coğrafyanın canlı kanlı birer şahididir. İstiklâl Harbi’mizde İslam’ın son kalesi özgür kalsın diye elinde avucunda ne varsa bize gönderen insanlar hangi ülkelerden ise orası bizim gönül coğrafyamız dâhilindedir. Kendi açımızdan baktığımızda ise, biz aslında gurbette iken vatanı yaşadığımız yer neresi ise işte orası da bizim gönül coğrafyamızdır.

Ahmet Hamdi Tanpınar, “Savaş ve Barış Hakkında Düşünceler” başlıklı yazısında “Coğrafya bir kaderdir. Bu demektir ki bunun gereklerini kabul etmek, ona ayak uydurmak şartıyla iyi kötü uzlaşılabilir. Fakat bu şartları büsbütün unutanlar için perişanlık mukadderdir.”[1] demekle, coğrafyanın bir kader olduğuna ve şartlarını kabul ederek onunla muhakkak uzlaşmak gerektiğine işaret eder. Peki biz bu kader ile uzlaşmazsak ne olur? İşte olacağı da söylemiş Tanpınar: Uzlaşma şartlarını unutanlar yok olmaya mahkumdurlar.

Tanpınar’ın bu hakikatli tespiti gönül coğrafyası için de geçerlidir. Bir zamanlar olduğumuz yerlerde yaşayanların ya da tarihin bir dönemecinde karşılaştığımız insanların ve tabii ki onların vefalı torunların bizleri hiç unutmadığını fark etmemek mümkün değildir. Onları unutmadığımız gibi, onlar tarafından da unutulmadığımız aşikârdır. Demek ki ayrıldığımızda özlediğimiz ve özlendiğimizi de bildiğimiz yer de gönül coğrafyamızdır.

Bugün bizim “gönül coğrafyamız” dendiğinde belki ilk etapta aklımıza gelmeyen İrlanda ile geçmişte kurduğumuz ilişki dahi tarihteki müspet rolümüzü, coğrafyaları aşan siyasi ve insani irademizi çok veciz bir şekilde ortaya koymaya yetiyor. 2010 yılında Türkiye’ye gelen İrlanda Cumhurbaşkanı McAleese İrlanda’daki bir futbol takımın armasında ay-yıldız olması ile ilgili şöyle bir açıklamada bulunmuştu:

“Bir milyon İrlandalının hayatını kaybettiği Büyük Açlık döneminde Türk halkının bize nasıl yardım ettiğini çok iyi hatırlıyoruz. Dönemin Osmanlı padişahı, 1847 yılında içi gıda dolu 5 gemisini Drogheda’daki kuzey limanlarımıza ulaştırmıştı. İrlanda halkı bu eşine az rastlanır bonkörlük girişimini asla unutmadı ve bunun sonucunda sizin bayrağınızdaki semboller, bu güzel yıldız ve hilali bölgenin sembolü hâline getirdiler. Hatta futbol takımının formalarının üzerinde de bu güzel Türk sembollerini görüyoruz. Önümüzdeki cumartesi günü eğer Drogheda’yı ziyaret edecek olursanız Türk millî takımının sahada futbol oynadığını düşünebilirsiniz.” (Yeni Şafak, 23.03. 2010).

 İşte buna benzer nice örnekte olduğu gibi medeniyetimizin dünyanın dört bir yanına ve bilhassa gönüllere ektiği nice tohum, biz haberdar olmasak de kök salmaya, büyümeye devam ediyor.

Erol Güngör Türk Kültürü ve Milliyetçilik adlı eserinde milletimizin bu özelliklerini, tarihsel bir tekâmül süreci olarak değerlendirir. Türklerin tarihte pek çok devletler kurduğunu, fakat bütün bu devletlerin sanki Osmanlı’yı kurmak için bir ön prova olduğunu söyler. Onun bu tespitleri Türk’ün neden beklenen olduğuna dair çok önemli izahlar içermektedir: “Teşkilatçılık, idarecilik, hakimiyet duygusu, adalet ve -şefkat, vakar, yiğitlik, fedakârlık ve feragat, manevi derinlik gibi kültürümüzün bütün mümeyyiz vasıfları hiçbir zaman bu devirdeki kadar işlenmiş ve geliştirilmiş değildir. Dünyada yazılmış bütün seyahatnamelerde bütün milletlerin karakterleri hakkında yazılanları gözden geçirin, Osmanlı Türk’ü kadar övülmüş bir millet bulamazsınız.”[2]

Bu övgü kuru bir övgü değildi şüphesiz. İstanbul’un fethinden önce Konstantinopolis’te yaşayanlar, daha önceki çağlarda haçlı askerlerinin onlara yaşattığı vahşetleri hatırlayınca, Bizans İmparatorluğu'nun son megadükü Lukas Notaras’un söylediği “İstanbul'da Latin serpuşu görmektense Türk sarığı görmeyi yeğlerim"[3]  sözü bu hakikatin en büyük şahitlerindendir.

Erol Güngör’e göre bu övgüye bir tek biz katılmıyorduk: “Bu övgüye katılmayan tek millet Osmanlı Türk'ünün kendisidir. O bütün büyüklerin yaptıkları gibi ağırbaşlılığını hiçbir zaman kaybetmedi. Kimse tarafından beğenilmeye de ihtiyacı yoktu, çünkü kendisini Tanrı'nın kullarına hizmet etmek ve Tanrı'nın adını yüceltmek için kurulmuş bir devletin temsilcisi olarak görüyordu. Onun hizmetinin takdiri ve mükâfatı ancak insanların hakiki sahibinden gelebilirdi.”[4]

İşte bu hizmet etme aşkı ki, Türk’ün en mümeyyiz vasfı olmuş, nereye gittiyse bu vasfıyla temayüz etmiş ve yine her nereye ayak basmışsa ondan bu hizmet beklenir olmuştur. Fakat bunu dillendirmeden yaşaması, bu özelliklerin kendisinin lütfu değil Yaradan’ın lütfu olduğunu bilmesi de Türk’ün bir diğer vasfı olmuştur. Elbette tüm bunların kaynağı ulvi akidemiz ve sağlam anlam şemalarımızdır.

 Yine bu hususta Fatih Sultan Mehmet’in Bosna’nın fethi akabinde Bosnalı Fransiskan rahiplere verdiği amannameyi de hatırlamakta fayda var:

“…Mezbûrlara ve kiliselerine kimesne mâni‘ ve müzâhim olmayup ihtiyâtsız memleketimde duralar ve kaçup gidenlere dahî emn ü emân olalar ki, gelüp bizüm hâssa memleketimizde havfsız sâkin olup kiliselerinde mütemekkin olalar ve yüce hazretimizden ve vezîrlerimden ve kullarımdan ve re‘âyâlarımdan ve cümle memleketim halkından kimesne mezbûrlara dahl ü ta‘arruz edüp incitmeyeler.”[5]  

Amannamedeki bu ifadeler neden Türk’ün beklenen olduğunu bir daha göstermiş oluyor. Bu amanname ile Bosnalı Fransiskan mezhebine mensup Hristiyanlar kiliselerinde özgürce ibadetlerini yapmışlar idi. Avrupa’da o çağlarda bir başka dinin kendi dininden olmayanlara verdiği bu özgürlük akıl alır gibi değildi ve bazıları için hâlâ akıl alır gibi değil.

Tüm bu yukarıda bahsini ettiğimiz örneklerden hareketle bugün modern çağın; insanı  beşere, maddi hırslara ve ihtiyaçlara indirgediği bir bağlamda, medeniyetimizin bize yüklediği o sorumluluk bilinci bizi yetiştiren, pişiren ve insan kılan bir unsur hâline geliyor. Böylece bize el denilenin yar, ayrı denilenin bir, özge denilenin öz olduğunu fark edebilme imkânı buluyoruz. Uzak illerde kendi şarkımızı duyuyor ve kendi şarkımızda uzak illeri anlatıyoruz. Bu sayede uzakları yakın ediyoruz. Bize biçilen dar gömleklere girmemek, işaret edilen köşelere çekilmemek, dur denilen yerde durmamak bize yazılmış bir kaderse ve bu kader bizim varlığımızın en muhkem bir parçasıysa; bu kaderi yaşamak da gönül coğrafyasını gönülde tutmakla mümkündür.

Yahya Kemal, şair Alfred de Vigny’nin Kurdun Ölümü şiiri üzerine yazdığı bir yazısında Kurt’un ağzından konuşur ve şöyle der: Kaderinin seni sevk ettiği yolda uzun ve ağır vazifeni dişini sıkarak ifa et!”[6] Aynen böyle yapıyoruz ve bu yüzden diyoruz ki coğrafya nasıl kaderse gönül coğrafyalarımızda olmak da öyle kaderdir ve biz bu kadere seve seve memuruz, mecburuz, mezunuz ve biz bu kaderle yer yüzünden arşa değin memnunuz. Yapacak daha çok işleri olanlar, yaptıklarıyla övünerek vakitlerin zayi etmezler; daha yapacaklarına odaklanırlar ve yaygarayı değil, işlerine bakar, sükutu tercih ederler. Yahya Kemal’in aktardığı gibi: “Yer yüzünde ne olduğumuzu ve arkamızdan ne bıraktığımızı bir kere iyice hesap ettikten sonra anlaşılır ki ulvi olan ancak sükuttur, maadası zaaftır."[7]

 



[1] Ahmet Hamdi Tanpınar, Yaşadığım Gibi, Dergah Yay., İstanbul 2000, s.  78)

[2] Erol Güngör, Türk Kültürü ve Milliyetçilik, Ötüken Yay. İstanbul 1986, s. 79.

[4] Erol Güngör, Türk Kültürü ve Milliyetçilik, s.79.

[6] Yahya Kemal, Eğil Dağlar, MEB. Yay., İstanbul 1973, s. 93

[7] Yahya Kemal, Eğil Dağlar, s. 93.


İlgili Haberler

hafiza
Hafıza

Bir zamanlar olduğumuz yerlerde yaşayanların ya da tarihin bir dönemecinde karşılaştığımız insanların ve tabii ki onların vef

Pazartesi, 21 Eylül 2026

yurtdisi-vatandaslar
Yurtdışı Vatandaşlar

Yurtdışı Türkler ve Akraba Topluluklar Başkanlığı (YTB) tarafından yurt dışındaki Türk toplumuna mensup genç mühendislere yön

Perşembe, 17 Eylül 2026

duyurular
Duyurular,Yurtdışı Vatandaşlar

Güneydoğu Anadolu İnanç ve Medeniyet Programı Başvuruları Başladı

Çarşamba, 16 Eylül 2026