Örtüsüz Yüzler – İncir Uyutması

Cuma, Mayıs 10, 2024

Bir yaz sıcağında incir ağacının altında serinlenirken koparılan incirin çekirdekleriyle zikir yaparak uyuya kalmak, derin bir huşuya vesiledir

“Neredesin?”

 “Meydan’da. Çeşmenin oradayım abi.”

 “Bekle. Geliyorum.” Bekliyor! Geleni beklerken büyük bir patlama oluyor. Herkes belirsizlikten kaçışmaya başlıyor. Meydan karışıyor. Bütün sesler birbirine giriyor, curcuna kopuyor. Kalabalığa bir fitne düşüyor. Herkes sığınacak bir köşe peşine düşüyor. Kıbleye yönelmeye çalışanlar, inançlarını da pekiştiriyor. Ancak o, yerinden kıpırdamadan başka bir arayışın içindedir sanki. Sağa sola bakınıyor. Bütün meydanı, kendi etrafına dönerek süzüyor. Nihayet yerini belirliyor.

Kalabalıkları aralayıp koşarak gidiyor. Belirlediği nokta, çeşmedir. Evet, meydandaki çeşmenin üstüne çıkıyor. Ama bu delice bir davranıştır, lakin başka bir yolu da kalmamıştır.

Çeşmenin tepesine tırmanırken kimse fark etmiyor. Herkes kendi derdiyle, telaşıyla uğraşırken etrafta olup bitenleri seyretmek de ayrı bir beceri gerektiriyor. Çıkarken onu takip ediyor. Coşkulu heyecanını da derinden hissediyor.

Vakit dar. Hiç beklemeden bağırmaya başlıyor. Sesini kalabalığa duyurmaya çalışıyor. Tecrübesi ona yardım ediyor.

Nihayet ikisi buluşuyor. Yola devam ederken son defa ona bakıyor. O, çeşmenin üstünde ayaktadır, el hareketleriyle insanları etrafına topluyor. Bağıra bağıra yüzü mosmor kesilmiştir.

Oradan uzaklaşırken konuşana son kez bakıyor. Uzaklaştıkça kafa tutan konuşması sönüyor. Onu, orada mücadelesiyle başbaşa bırakıyor. Meydanda tam da çeşmenin üstündeki ses, her devirde olduğu gibi şehrin gürültüsüne yeniliyor. Ne dalgaların sesi ne de suyun akışı duyuluyor...

***

 Karşıma çıkın kalabalıklar, gelin. Üzerime yürüyün. Üstümden geçip yolunuza devam edin. İnsafa da yer yok, zayıflıktır. Sakın acımayın. Ne de olsa çılgına dönmüş ilerleyişinizle her şeyi basıp geçiyorsunuz. Gene de durmak yok, yola devam. Hatta dinlenmeye vakit yok.

 Aceleyle nereye varmak isteriz!

Düşünün, artık zamanı da fethetme derdine düşmüşüz. Bu cüretkârlık da nedir; nereden geliyor!

Kalabalıklar ileri! İleri! Yalnız geleceği düşünerek yürüyünüz. Sadece önümüze bakarak adımlarımızı atmak da ne demektir.

Evet! Siz kalabalıklar, buyurunuz. Size diyorum. Yanlış duymadınız, size sesleniyorum. Evet, evet; doğru, sen de… Gelin. Yaklaşın.

Hepinize meydan okuyorum!

Durmayın, şimdi daha bir telaşla gelin. Etrafımı sarın, korkmuyorum.

Hepiniz yaklaşın, gelin. Etten bir duvar örün. Sizin için korkaklık, zayıfıktı ya, olsun, miskine gelin. Gelin de size dünyanın kaç bucak olduğunu göstereyim.

Buyurun, oturun. Olduğunuz yere çökün. Rahatlayın. Yaslanın birbirinize. Bütün günahlarınıza rağmen, bir yudumluk umudunuz varsa eğer, hep beraber kalan o kırıntıları aramakla sakinleşin önce…

Bu arada, haberiniz ola, size bir ikramımız olacak. Biraz sonra...

Hayatınızda pek yemediğiniz, belki de hiç bilmediğiniz bir yiyeceğimiz var. Odundan tabaklar, kaşıklar da bellenmiş, hazır. Başka bir yerde bulamazsınız. Bir tek burada var; bu gece, bu meydanda olacak.

Yanlış anlamayın, amacımız sizin gibi güzide insanları kışkırtmak değil. Ama bu tatlıyı bulmaya ne uyanıklığımız ne de fedailiğimiz yeter.

Ey sen, adın Kâmil mi, kemale ermiş insan mı, neyse ne artık! Getir şu ikram edeceğimiz tatlıyı.

Durun ya hu, durun kalabalıklar, yavaş olun.

Sabırlı olun. Beklemede kalın. Kanaatle dayanabilenlere müjde, bir alana diğeri bedava. Öyle keşmekeşli hayatınız gibi aceleyle yenmez bu tatlı, önce hikâyesi dinlenecek. Yoksa şifası olmaz.

Evet! Öncelikle, incir denince, kalabalıklar bir duraksar. Ağacın etrafına da insanlar toplanır ve sırtlarını yaslayıp otururlar. Gölgesi bereketlidir. Dünyayı bile dinle(n)meye iter. Tefekküre sürükler. Zikre yöneltir. Huşuya kavuşunca da her canlı, uykuya dalar. Ölümü dünyalık tadında yaşatır. Göz kapakları kaldırılınca, kalbiyle birlikte açılınca da bir bakmışsınız gördükleriniz karşısında şaşkınlaşırsınız. Korkuları derinleştirir, vücutları titretir. Kibirleri kabarmaya başlar, geleceklerinden endişe ederler.

Sonuçta her canlı bir gün, zamandan ve mekândan yoksun bir aynanın karşısına çıkarılınca, içinde duranı, bizzat ruhunu görecektir.

Bir zamanlar, kadim Üsküdar, gün batımıyla karşı yakadan yıldız gibi parlayan, altından bir şehirdi. Bir zamanlar,  bulunduğumuz bu meydanda, tam da meydanın şurasında, kağnı üstünde oturmuş bir adam vardı. At üstünde, mushafını okuyarak kendi işine bakardı. Suda can çekişen bir kızın çığlıklarını duyunca onu kurtarmaya girişti. Kız, yapılan bu iyilik karşısında, şükranlarını sunmak üzere kendisini kurtaran adama bir ikramda bulunmak istedi. Meydandaki şu yaşlı incir ağcından, birkaç incir kopardı. Evinde sütle pişirerek kaynattı. Hazır olunca da bu incir ağacının gölgesinde bizim gibi buluştular. Tatlıyı bakışarak karşılıklı yediler. O kadar beğendiler ki lezzetinden dolayı her ikisi de bu ağacın altında, uyanmamak üzere gözlerini kapadı. İşte o gün bu gündür, bu tatlıya, incir uyutması denir.

Bu olaydan sonra Üsküdar ahalisi dilden dile şöyle aktarır oldu:

Ey insanlar

Unutmayın ki

Bu kıyı Üsküdar

Buradan ötesi de dar. Güneş bu taraftan doğar.

Bir dur, göreceksin tümüyle seni sarar.

Korkma ey kul.

Gideceğin yol belli,

Varacağın yerde bulacaksın aradığın o teselliyi.

 

Evet, işte böyle. Şimdi buyurunuz, şifa niyetine yiyiniz efenim.

***

O buluşmanın üzerinden yıllar geçti.

Bir gün, evinde, seher vakti, zihninde bir hikâye belirdi. Aceleyle bir oturuşta yazdı hikâyeyi. Metni birkaç güne bekletti. Demlendirdi.

Hazırdır deyip e-postayla yazısını gönderdi. Bir taraftan mektubuna karşılık verilmeyeceğini düşünüyor, diğer taraftan umutlanıyordu. Gelecek cevaba göre, duyguları da değişecekti. Biliyordu.

“Kanaatim o ki yazının girişiyle devamında uyum sorunu var. İnsanlara bu kadar yüksekten seslenme isteğinin ardından, incir tatlısından bahsetmen bir kusur gibi. Başka bir şekilde giriş yapılmalıydı sanki. Cümlelerimiz sapasağlam olmalı. Anlatmak istediğin husus, başka nasıl anlatılır, bunu daha sonra konuşalım inşallah...”

Önce garipsedi tabi. Şaşırdı biraz. Çünkü beklemiyordu. Bu devirde, hele bu karışık ve gürültülü hayatta, vakit ayırmanın zor olduğu bu günlerde e-postasına cevap alabilmeyi, onu hem çok sevindirmiş hem de düşündürmüştü. Yazıyla alakalı yaptığı yorumdan çok, bu tavırdan etkilenmişti. Bir ders niteliğinde olmuştu bu. Yerinde ve vaktinde. Unutmayacaktı.

Vakit kaybetmeden, heyecanla düzeltmeleri yapmaya başladı. Ancak bu defa, ilk yazdığından uzaklaşıyor, hikâye her geçen gün uzuyor, günden güne değişiyordu. Bir türlü bitiremiyordu.

Aylar geçti. O yaz sıcağının kavurduğu bir günün ikindi vaktinde işten yeni dönmüştü. Evinde otururken bu hikâyeyi nasıl sona erdireceğiyle ilgili aklına yeni bir fikir geldi. Tam o esnada da yakın bir dostundan mesaj gelmiş, daha okumaya başlamadan mesaj sesi bile onun duygularını etkilemişti. Altıncı his devreye girmiş, zihnini ve hislerini harekete geçirmişti.

Mesajı açtı ve “Şey... Nasıl yazsam bilemedim: Asım Ağabey’imiz vefat etti.” yazıyordu.

Mesajı okumasına okudu, yazılanı da anladı ama inanamadı. Kendini inandıramadı bir türlü. Bu olsa olsa “Yalan haberdir!” dedi. Telefonu masanın üzerine bıraktı. Yazıyı açtı, okumaya başladı. Düzeltmeleri yapacaktı. Onun için de oturmuştu. Başladı...

Yazıyla uğraşırken, zihninde anılar canlanıyordu. İster istemez duygularla birlikte o anıları da yaşıyordu. Yazının sonuna geldiğinde, gözleri nemlendi. Hıçkırıklara boğuldu birden. Ne ekranda yazılanları görebiliyor ne de yazıya devam edebiliyordu. Artık haber ruhuna işlemeye başlamıştı. Allah’ın takdiri. Hikâyenin sonunu yine o yazmıştı.

“Asım’ın nesli” demişti bir gün; acaba hangi Asım’dan bahsetmişti...

Derinden etkileyen bu haberden sonra, onun bir cümlesi aklına geldi. Mevcut ulaşım imkânlarıyla yarışarak İstanbul’a gitmek üzere hemen yola çıktı. İstanbul’a varınca doğruca Üsküdar’a geçti. O lokantaya gitti. Kapısına gelince, her detayı hatırlamaya başladı. Sanki bütün kareler tek tek gözünün önünden geçiyordu. Kuru görüntüden ibaret de değildi bunlar. Duygularıyla birlikte iz bıraktığı şekliyle oradalardı. Ancak bu defa yalnızdı. O yoktu. Oysa “Bunu daha sonra konuşalım.” demişti. O, çılgınca konuşmayı yapan iç sesi de duyulmuyordu. Kimsesiz gibi meydanda yapayalnız masada oturuyordu. Sesler gitmiş, sükût gelmişti. Duygular dinmiş, aklı depreşmişti.

Sıkça paylaşım yapmamasına rağmen o gün dayanamamış onun sakallı, çok bilinen o yeleğiyle bir resmini sosyal medyada paylaştı.

“Yeleğine talibim Asım Abim, yeleğine...”

Kalabalık dağılmış, sesler kesilmişti.

İncir ağacı da kurumaya başlamıştı

Kitaptan bir bölüm okumak için tıklayın. 


İlgili Haberler

baglar
Bağlar

Bağlar yazarları bu sayıda da Balkanlar’ın umutlarını, umutsuzluklarını; özlemlerini, kavuşmalarını; yolculuklarını ve varış

Cuma, 19 Temmuz 2024

kardes-topluluklar
Kardeş Topluluklar

YTB tarafından Balkanlar’da çağdaş dönemde ortaya çıkan düşüncenin süreli yayınlar üzerinden ele alınması amacıyla hazırlanan

Perşembe, 11 Temmuz 2024

telve
Telve

Kahvemin telvesine dalmış, Ulu Cami’den gelen gür cuma selasını dinlerken Bursa’nın tarihî dokusunda dokunmuş göçmen ailelerd

Salı, 09 Temmuz 2024